ALTIN 271,9745
DOLAR 5,6497
EURO 6,2679
BIST 95.286
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Rize 26°C
Gök Gürültülü

CEĞALVER DAĞI

 

CEĞALVER Dağı; bilenler bilir, Venekdere Vadisi ya da Laz bölgesinin deyimi ile Melyat deresi vadisinin sonunda yer alan yüksekçe bir dağın ismidir. Çevresinde oldukça meşhurdur ve kendine has bir coğrafi-kültüre ev sahipliği yapar.

 

Eskiler, CEĞALVER’in doruğuna kar düştüğünde, kış ayının kesin bir şekilde geldiğine inanılır. İlkbahar’da ise tepedeki kar eridiğinde sıcakların başladığı anlaşılır. CEĞALVER dağı,  konumu itibariyle, Pazar, Hemşin ve Çayeli ilçelerinin kesişim noktasını işgal etse de esas itibariyle Çayeli sınırları dâhilindedir. CEĞALVER dağının doruk noktası kimi kaynaklarda 1250 metre, kimi kaynaklarda 1476 metre olduğu ifade edilmektedir. Bu açıdan yöremizde diğer meşhur Üsküt ve Han dağı ile birlikte en yüksek tepedir.

 

CEĞALVER ismi de bir o kadar ilgi çekicidir, zira Hemşin bölgesinde yer alan dağın sözlük anlamına Lazca sözlüklerde tesadüf edilmektedir ki buna göre ortalama “güneşin ilk doğduğu yer” gibi bir anlama sahiptir. Ancak Divanü Lügati’t Türk’te “kısa ok” anlamında ki “Çıgılwar” sözcüğü de göz ardı edilmemelidir.

 

CEĞALVER Dağı’nı benim açımdan, gezilmesi muhteşem bir bölge yapan en önemli faktör, elbette ki doruğunda bir yerlerde bir çeşit kule ya da kiliseye ait olduğu sanılan bir takım taş kalıntılarının bulunuyor olmasıdır. Ancak eteklerinde bulunan “ARI PADİŞAHI KAYALIKLARI”, “BÜYÜK BAHÇE OTLAĞI”, “DOKUZ MEZRALAR”, türlü canlılar barındıran bitki örtüsü, Batum-Trabzon arasını gözetleme imkânı veren eşsiz görüş açısı ve bakir vadisi de onu özel kılan diğer unsurlardır.

 

CEĞALVER dağını durduk yere gündemimize sokan kişi, Venekdere vadisinin son yerleşim yeri olan Demirciler mahallesinden Adnan Demirci adlı bir büyüğümüzden başkası değil. Adnan Demirci, aslen Hemşin’in Bodollu (Mutlu) mahallesi Habipoğlu ailesinden. Dedeleri önceden mezra olarak kullandıkları bu bölgeye göç edip yerleşmişler ve büyük ahşap evler inşa etmişler. Dediğine göre bu arazileri Zağnatlı (Derinsu) Bakoğlu ve Apsolu Topaloğlu gibi ailelerden para ile satın almışlar. Hatta günümüzde dahi bu iki ailenin adı ile zikredilen arazi ve tarla adları mevcutmuş. Bu açıdan CEĞALVER adının Lazca olması ihtimali daha da kuvvetli duruyor. Demem o ki; Venekdere vadisinin en son noktası ki burası aynı zamanda CEĞALVER Dağı’nın en dip bölgesidir, yaklaşık 200 yıl önce Lazca konuşan ailelere aitmiş. Sıkışıp aşağılara doğru göç eden Hemşinli ailelerden bazıları da bu vadiyi zamanla satın alıp sahiplenmişler. Böylece ıssız bir mezra olan bu bölgeler son 150 yıldır ziyadesiyle şenlenmiş.

 

Adnan Demirci, 65 yaşlarında, İzmir’de yıllarca işletmecilik yapmış ve emekli olmuş bir Hemşinli. Emeklilikten sonra yaşamının büyük çoğunu, doğup büyüdüğü köyünde, daha doğrusu çobanlık yaptığı CEĞALVER’in eteklerinde geçirmeyi yeğlemiş. Adnan amcanın daveti ile CEĞALVER’in yamaçlarında keyifli bir seyir yapmaya karar verdik ve Başköy’de buluştuk. Venekdere vadisine Apso (Suçatı) tarafından gitmeyi uygun gördük ve boydan boya bütün Apso’yu geçerek, Venekdere vadisini üstten görebildiğimiz açık bir sırta geldik. Adnan amca, buranın yörede meşhur “Limğona Boğazı” denilen yer olduğunu söyledi. Çok eski dönemlerde eşkıyalar bu boğazda yol keser ve bazen insanları “lime lime” ederlermiş, boğazın adı da rivayete göre bu şekilde oluşmuş.

 

Adnan amca, köyünde ata yadigârı eski ahşap konaklarının karşısında yeni bir ev inşa etmiş ama eskiye dair hasreti o kadar yoğundu ki, evin avlusunda bir dibek taşı, eski bir kara kovan petek ve uğraşıp yaptığı minyatür bir su değirmeni bu durumu açıkça belli ediyordu. Aslında kültür merakı bunlarla da sınırlı değildi ve evinde eski otantik eşyalara dair müthiş bir koleksiyona sahipti. Onbir kardeş olan Adnan amcanın yaşayan en yaşlı abisi 85 yaşındaki Salim Demirci’nin yörede meşhur bir demirci ustası olduğunu öğrenince, 30 yıl önce Taşköprü’den evinin altına taşıdığı demirci dükkânına gittim. Kendisi ile hayli hoş bir sohbet ettim, ancak bu söyleşi ayrı bir makale konusudur, daha sonra bu köşede Salim Usta’yı anlatmaya çalışacağız.

 

Öğle saatlerine doğru başta Adnan amca olmak üzere, Salim amcanın oğlu Nazmi ağabey ve onun da oğlu Sinan ile birlikte CEĞALVER’e doğru yola koyulduk. Belirli bir mesafe araçla ilerledikten sonra, oldukça dik bir eski patika yoldan sıkı orman dokusu içinde tırmanmaya başladık. İlerlemeye çalıştığımız patika yol neredeyse kaybolmaya yüz tutmuştu, şöyle ki eğrelti, diken ve kumarlar yüzünden çoğu kez eğilerek ilerlemeye çalışıyorduk. Eskiden bu yoldan günde yüze yakın büyükbaş hayvan inip çıkıyormuş, çünkü bu yol ilk etapta CEĞALVER’in eteklerinde bulunan “büyük bahçe” denilen geniş otlağa varıyordu. Bu otlakta yaklaşık 3-4 km yukarı çıktık ve tahminlerime göre bu otlağın büyüklüğü beşyüz dönüme yakındı. Isır otuyla kaplı olan büyük otlak, CEĞALVER’in Çayeli tarafında kalıyordu ve karşı yamaçta ahşap evlerle bezenmiş Zuğapa (Yavuzlar) köyü genel manzaramızı oluşturuyordu.  Adnan amca, etraftaki köylerin bu otlağı ortak olarak kullandığını, günümüzdeki içme su hatlarının da bu bölgeden geçtiğini anlattı. Ancak yeni nesilden bu bölgelere gelen giden pek kalmamıştı ve bu otlak son 20 senedir kullanılmıyordu. İçme suyu arızalarında köylülerin yaşadığı problemleri ve buraya olan ulaşımın güçlüğü neredeyse Adnan amcanın en büyük derdi olmuştu. Bu yüzden kişisel girişimleri ile köyden belli bir mesafeye kadar yol yaptırmıştı. Amacı bu yolu otlağın sonunda bulunan büyük gürgene kadar çıkarmak ve orada sonlandırmaktı.

 

Otlakta yukarıya doğru hafif eğimli rampada tırmanırken, üç adet “kurt yuvası”nın bahsi yapıldı. Bunlar çok önceden beri eskilerce yerleri söylenegelmiş deliklerden ibaretti. Az yukarıda ise daha açık bir sırta vardık ve bulunduğumuz bölgeden hem Pazar, hem de Çayeli ilçe merkezleri rahatlıkla çıplak gözle görülebiliyordu. Bu bölgede Adnan amcanın yapmış olduğu basit bir baraka vardı ve barakanın ötesindeki nispeten kurumuş olan ırmakta “taşlık suyu” denilen çok güzel bir pınar vardı. Buradan yeterince su içip, yola devam ettik ve sonunda “büyük gürgen”e vardık. Gürgen yaklaşık 250-300 yıllık bir maziye sahip olabilirdi ve doğusunda büyükçe bir ırmak vardı. Buradan daha ileriye gitmedik ve pikniğimizi burada yaptık. Burası Aşağı CEĞALVER denilen dağın da tepesi konumundaydı.

 

Adnan amca, yarım kalmış olan yolu bu gürgene kadar çıkarmak istiyordu. Buradan sonra ise eski patika yolların rehabilite edilerek CEĞALVER’e muhtelif açılardan parkurlar yapılmasını planlıyor. Böylece gizli kalmış olan CEĞALVER Dağı’nın turizme kazandırılması mümkün olacaktı. Aslında Çayelili’ler Sırt köyü civarından CEĞALVER’e yaklaşan bir yol yapmışlar ama bu yol Hemşinlilerin duyarlı insanlarınca engellenmiş. Çünkü Adnan amcanın da katıldığı ortak görüş şu ki; araba yolları CEĞALVER’e çok fazla yaklaşmamalı, çünkü anca bu şekilde doğanın bakirliği korunabilirdi. Sadece patika yollarla ulaşım imkânı sağlanırsa seçkin bir turist tayfası bölgeye çekilebilirdi. Adnan amca bu uğurda kişisel girişimleri ile diplomasi yapmaya devam edeceğini beyan etti ve böylece geri dönüş yoluna düştük. Yaklaşık 2 saatlik bir inişten sonra Adnan amcanın evine vardık ve gezimizi sonlandırdık.

 

Sıkı orman dokusu nedeniyle CEĞALVER’in zirvesine yapacağımız geziyi haliyle sonbahara bıraktık. Tıpkı “Arı Padişahı” kayalıklarına yapacağımız gezi gibi… CEĞALVER’in doruğundaki kule ya da kilise kalıntılarının gizemini ve yol boyunca karşımıza çıkması muhtemel olan meçhul eski ev ocaklıklarını inceleyip meraklıların beğenisine sunmayı çok istiyoruz, umarız bunu başarabiliriz

 

Murat Ümit HİÇYILMAZ’ın makalesinden alınmıştır.